July 26, 2008

Fazla ağırlık veren bir; Kalzium

Kalzium elementler için KDE’de (K Masaüstü Ortamı) bir periyodik tablo programıdır. 103’ten fazla kimyasal element hakkında bilgi içerir. Daha açmak gerekirse, atomun bir resmi, keşfiyle ilgili bilgileri, kimyasal verileri, eneji verilerini ve atomun bir de modelini kapsar. Periyodik tablonun kendisi numara sırasına göre, atomun bulunduğu hale göre yapılandırılabilir. Buna ek olarak, herhangi bir yılda bulunmuş elemenlerin listelenebilmesine izin veren bir veri indeksi de var.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

23.30 N Satürn’de; Saturn (otomobil)

Saturn, Amerikan pazarında sadece tek model üzerinde 4 gövde uygulaması ve 3 motorla senede yüzbinlerce otomobil satmayı başarmış firma.

Amerikan otomobil endüstrisinin 1980′lerde yaşadığı kriz ve Japon otomobillerinin o devredeki başarısı Amerikalılar’ın bu durumu incelemesine yol açar. Görülen en önemli fark Japonlar’ın müşteri isteklerine verdiği önemdir ve bu Japon endüstrisinin kültüründe vardır. Bu tür bir yaklaşımın Detroit’te yerleştirilmesi için çeşitli denemeler yapılır. Kaizen, Kan-Ban gibi öğretilerle takım ruhu, müşteri odaklı düşünme gibi sistemler monte edilmeye çalışılır; fakat beklendiği gibi bunun eski ve hantal Amerikan şirketlerinde uygulanmasının imkansızlığı kısa sürede ortaya çıkar. General Motors bu sırada radikal bir karar alır ve bir grup yöneticiyi yepyeni bir şirket kurmaları konusunda görevlendirir. Bu yöneticilerin önüne tek bir kural konulmuştur: GM’in yaptığı hiçbir hatayı yapmamak. Yeni şirketin çekirdek kadrosu toparlanır ve yavaş yavaş olayı şekillendirirler. Sonunda ortaya şöyle bir tablo çıkar: Merkezi de, fabrikası da Detroit’te olmayan Amerikalılar’ın yaptığı değil, Amerikalılar’ın almak istediği otomobilleri yapan, sadece müşterisini çok mutlu etmeye çalışan ve hemen hemen tüm kaynaklarını buna ayıracak farklı bir şirket. Sloganı, “Farklı bir şirket, farklı bir otomobil” olan Saturn’de herkes bir takımın üyesidir, tüm kararlarda eşit hak sahibidir. Saturn’de genel müdür, takımında seçilemezse başkan olamamaktadır.

Fabrika inşaatı yapılırken çevrenin görünüşünü bozmamak için dümdüz bir araziden milyonlarca ton toprak çıkartılıp fabrikayı yere gömmüşlerdir, hiçbir bayisi başka bir bölgeye satış, müşterilerini tatminden taviz vermemek için Kanada ve Hong Kong haricinde hiçbir ülkeye ihracat, hemen hemen hiçbir reklam yapmamaktadır.


Saturn Modelleri

  • Saturn S-serisi (1991 - 2003)
  • Saturn L-serisi (1999 - 2005)
  • Saturn ION (2003)
  • Saturn VUE (2002)
  • Saturn Aura (2007)
  • Saturn Outlook (2007)
  • Saturn Relay (2005)
  • Saturn Sky (2006)
  • Saturn Curve (2006)


Bağlantılar

  • http://www.saturn.com

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 25, 2008

Cisim: Güneş’te 247.2 N; Hareket (fizik)

Hareket, bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin zamana karşı değişimidir. Hareketle ilgilenen bilim sahaları, mekanik ve kinematik olarak sınıflandırılabilir. İlkinde kuvvet ve kütle üzerindeki etkisi incelenirken, ikincisinde, kütlenin konumu, hızı gibi nitelikler incelenir.

Hareketle ilgili en temel kanunlar, Newton’un hareket kanunları olarak adlandırılan Isaac Newton tarafından hareket eden bir cismin davranışlarının incelenmesi ile elde edilmiş olan kanunlardır. Bu kanunlar aynı zamanda klasik mekanik kuramlarının temelini oluşturur.

Newton’un hareket kanunları şu şekilde ifade edilebilir:

  • Newton’un I. hareket kanunu (Eylemsizlik) : Bir cisme etki eden net bir kuvvet yoksa, o cisim durur ya da sabit hızla doğrusal hareket yapıyorsa bu hareketine devam eder.
  • Newton’un II. hareket kanunu: Bir cismin momentumunun zamana karşı değişimi , cisme etki eden net kuvvet ile orantılı ve aynı yöndedir. Şu şekilde denklemsel olarak ifade edilebilir.(P: momentum ; t: zaman ; F: kuvvet ; M: kütle ; V: hız ; a: ivme)
<math>\vec F = {d\vec P\over dt}</math>
<math>\vec F = {d(m\vec V) \over dt} = m{d\vec V \over dt}</math>
<math>\vec F = m \vec a</math>
  • Newton’un III. hereket kanunu (Etki-Tepki) : Evrendeki tüm kuvvetler birbirine eşit ve zıt yönlü çiftler halindedir. Yani bir cisim üzerine etki etmekte olan her harici kuvvet için ona eşit ve zıt yönde bir kuvvet bulunmaktadır.

Newton’un geliştirdiği kütlenin konumu ve kütlelerin birbirleri ile münasebetini formüle eden bu yaklaşım daha sonra Euler tarafından bir kütlenin iç hareketlerini de inceleyecek şekilde geliştirilmiştir. Süreklilik mekaniği olarak adlandırılan bu sahada iki boyutlu vektörler yerine, matris şeklinde ifade edilen tensörler kullanarak hareket formüle edilir. Tensörler, seçilen teğet düzleminin konumuna gore değişen çokluklardır.

Euler, Stokes, Navier-Stokes denklemleri süreklilik mekaniği kullanılarak geliştirilen denklemlerden ilk akla gelenlerdir. Navier-Stokes akışkanlar mekaniği olarak anılan sahanın temel denklemidir. Hava, su gibi ağdalı (viscosity) veya ağdasız akışkanlara ait hesaplamalar bu denklemler yardımı ile son derece sağlıklı olarak yapılabilmektedir.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 24, 2008

Taşımaların bileşkesinin etkidiği; Newton’un hareket kanunları

Harekete neden olan etkiler insanları uzun süre ilgilendirmiş ve bu konuda Galileo ve Newton’a dek pek başarılı sonuçlar elde edilmemişti. Galileo’dan önce bilim adamları, bir cismi devindirebilmek için kesinlikle bir etkinin, yani bir kuvvetin gerektiğini ileri sürmemişler ve olağan halde bir cismin durması gerektiğine inanmamışlardı.

Gerçekten bir düzlem üzerinde bir cisim kaydırılmak istenirse, cismin kısa bir süre gittikten sonra yavaşlayıp durduğu gözlenir. Bu gözlem dış bir kuvvet olamadığı sürece kaymanın olmadığı düşüncesini destekler. Galileo yaptığı deneylerde bu inancın gerçek olmadığını gösterdi. Eğer cisim ve onun üzerinde durduğu düzlen pürüzsüz hale getirilirse ve cisim yağlanırsa, cismin hızının daha yavaş azaldığı ve cismin daha ileride durduğu gözlenir. Buna göre, cismin kayması yavaşlatıcı, yani bütün sürtünmeler, ortadan kaldırılırsa, cismin değişmez bir hızla yoluna bir doğru boyunca sonsuza değin devam sonucu çıkar. Galileo’nun vardığı sonuç bu idi. Ona göre, bu cismin hızını değiştirmek için bir dış kuvvet gerekir; ama belli bir hızda giden cismin hızını koruyabilmesi için bir kuvvete gerek yoktur. Mesela bir sandığı bir düzlemde ittiğimiz durum için, ellimizin verdiği itme sandığa bir hız kazandırır, fakat düzlem sandığa bir kuvvet uygulayarak onu yavaşlatır ve durdurur. Her iki kuvvette hızda bir değişim, yani bir ivme oluşturur. İşte Galileo’nun bulduğu bu gerçeği, Galileo’nun öldüğü gün doğan Isaac Newton bir evrensel kanun olarak 1686′da yazdığı Principia Mathematica Philosophia Naturalis adlı kitabında ortaya koydu.


Newton’un birinci kanunu (Eylemsizlik ilkesi)

Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, ya da etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cisim durumunu değiştirmez; yani duruyorsa durur, deviniyorsa yani hareket ediyorsa, devinimini bir doğru boyunca devam ettirir.

a) Duran bir cisme bir kuvvet etki etmedikçe cisim yine hareketsiz kalır. Bir cisme etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfır (R=0) ise, cisim o anki durumunu korur. Bir cisim için net kuvvet 0 ise ivme a = 0 olur.

b) Hareketli bir cisme bir kuvvet etki etmezse, cismin hızı ve yönü değişmez. Cisim hareket ediyorsa düzgün doğrusal yani sabit hızlı olarak hareketine devam eder.

Dışarıdan uygulanan bir kuvvetin etkisinde olmayan bir cismin durgun halde kalır yani hareketsiz olur ya da sabit bir hızla hareket eder. Hızın sabit olması doğal olarak ivmenin sıfır olmasını gerektirir.

Newton’un bu birinci kanunu gözlem çerçevelerini de tanımlar. Çünkü genel olarak bir cismin ivmesi, yani hızındaki değişim belli bir gözlem çerçevesine göre ölçülür. Birinci yasaya göre cismin çevresinde başka bir cisim yoksa, yani bir cisme belli bir kuvvet etki etmiyorsa, öyle gözlem çevreleri bulabiliriz ki, cismin bu çerçevelerde ivmesi olmasın. Cisimlerin üzerine etki eden kuvvetlerin olmaması durumunda cisimlerin durumlarını koruması maddenin bir özelliği olarak alınır ve buna eylemsizlik denir. Newton’un birinci kanununa da çoğu kez eylemsizlik kanunu denir ve bunun geçerli olduğu gözlem çerçevelerine eylemsizlik gözlem çerçeveleri denir. Bu çerçeveler durağan yıldızlara göre duran ya da düzgün değişmez bir hızla giden gözlem çerçeveleridir.

Newton’un birinci kanununda görüldüğü gibi, bir cismin durması veya değişmez bir hızla gitmesi arasında fark yoktur. Buna göre, bir eylemsiz çerçevede durduğu gözlenen bir cisim, başka bir çerçeveden bakılınca değişmez bir hızla gider görünür. Her iki çerçeveye göre de cismin bir hızı yoktur. Her iki çerçeveye göre de hız değişmez. Buna göre her iki çerçevedeki gözleyici de cismin üzerine bir kuvvet etkidiği ya da, etki eden kuvvetlerin bileşkesinin sıfır olduğu bulunur.

Eğer cisme bir kuvvet etki ediyorsa, ya da etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırdan farklıysa, cisim kuvvet yönünde ya da bileşke kuvvet yönünde sabit bir ivmeyle hareket edecektir. Sözkonusu kuvvetle, bu kuvvetin kazandırdığı ivmenin oranı sabittir ve bu orana Eylemsizlik Kütlesi denir.

Formül olarak,
Eylemsizlik Kütlesi = Kuvvet / İvme
olacaktır.


Newton’un ikinci kanunu

Birinci kanundan biliyoruz ki, kuvvet olmadığında cismin hızında bir değişim, yani ivme söz konusu değildir. O halde kuvvet olduğunda, bir ivme yani bir hız değişimi olmalıdır. Kuvvet ile ivme arasındaki bağlantıyı bulabilmek için, önce aynı bir cisme değişik şiddet ve doğrultuda kuvvet uygulanıp F ve a ölçülürse, sonrada farklı cisimlerle aynı ölçmeler yapılırsa şu sonuçlar elde edilir:

1) Bütün durumlarda ivmenin doğrultusu ile kuvvetin doğrultusu aynıdır. Bu sonuç, cisim başlangıçta durgunda olsa, herhangi bir hızla belli doğrultuda gitse de doğrudur.

2) Belli bir cisim için kuvvetin şiddetinin, ivmenin değerine oranı değişmez kalmaktadır.

F/a=sabit

F = m a eşitliğinde görüldüğü gibi kütle, uygulanan kuvvete karşı cismin kazanacağı ivmeye karşı koyan bir nicelik olarak ortaya çıkmaktadır. Yani, aynı bir kuvvetle kütlesi küçük olan bir cisim daha büyük bir ivme, kütlesi büyük olan bir cisim ise daha küçük bir ivme kazanır. Sözgelimi duran ya da hiç değişmeyen bir hızla giden otomobilin (~ 1500 kg) hızında, saniyede 5 m/s lik bir hız değişimi sağlayabilmek için 7500 N luk bir kuvvet gerekirken, aynı hız değişimini bir kamyonda (~2000 kg) sağlayabilmek için 10000 N luk bir kuvvet gerekir. Bu yönüyle kütle, devinime karşı koyan bir niceliktir; başka bir deyimle, ötelenme devinimindeki değişime karşı koyar. Bu açıdan kütleye, öteleme eylemsizliği de denir.

Newton’un ikinci kanunu olarak bilinen F = m . a eşitliği vektörel bir eşitliktir. Bir cisme aynı anda çeşitli doğrultularda, çeşitli büyüklüklerde birçok kuvvet etki ettiğinden, cisim bunların bileşkesi yönünde bir ivme kazanır.

Devinim tek boyutta ise bu durumda kuvvetler de tek doğrultuda olacağından, kuvvetlerin büyüklüklerinin cebirsel toplamının kütleye oranı, ivmenin değerini verir. Devinim iki boyutta ise bu durumda kuvvetlerin x,y bileşenleri bulunur, bunların cebirsel toplamının kütleye bölümü o yöndeki ivme bileşeninin büyüklüğünü verir.

  • İvme uygulanan kuvvetle doğru orantılıdır ve kuvvet yönündedir.
  • Cismin momentumunda zamana göre değişiminin oranı, cisme etkiyen kuvvetle doğru orantılıdır.


Newton’un üçüncü kanunu (Etki-tepki ilkesi)

Günlük yaşantımızda bir cisme bir kuvvet uygulanması söz konusu olduğunda, onun herhangi bir yolla itilmesi ya da çekilmesi aklımıza gelir.

Sözgelimi asılı bir mıknatıs çubuğunu yaklaştırdığımızda aynı cins kutuplar karşı karşıya geldiğinde, asılı mıknatısın bizde uzaklaşacak yönde gittiğini; zıt cins kutupların karşı karşıya gelmesi durumunda asılı olan mıknatısın bize doğru geldiğini görürüz.
Her iki durum için elimizdeki mıknatısın, asılı olan mıknatısa bir kuvvet uyguladığını ve bunun sonucu olarak asılı mıknatısın devinime (harekete) başladığı söyleriz. Bunun yanında, elimizde tuttuğumuz mıknatısın da, diğer mıknatısa yaklaştırılırken çekilip itildiğini hissederiz.

Doğadaki bütün gerçek kuvvetler çevreyle etkileşme sonucu oluşurlar. Bir cisim diğer bir cisme bir kuvvetle etki ettiğinde, diğer cisim de bu cisme bir kuvvet uygular. Buna ek olarak bu kuvvetlerin büyüklükleri eşit, yönleri zıttır. Bu durumda, yalıtılmış tek bir kuvvetten söz edilemez. İki cisim arasındaki etkileşimde bu kuvvetlerden birine «etki» diğerine «tepki» kuvveti denir. Başka bir deyimle,kuvvetlerden birisi «etki» olarak alınırsa, diğeri birinciye karşı «tepki» olarak alınır.

  1. Herhangi bir etkiye karşı her zaman bir tepki vardır ya da iki cismin karşılıklı etkisi daima eşit, fakat zıt özelliklidir.
  2. İki cisim arasında oluşan etkileşmede F kuvveti, ikincinin birinciye etkidiği F kuvvetine eşit fakat zıt yönlüdür.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Dünya’da 9.81 N Ay’da; 1355

13. yüzyıl | 14. yüzyıl | 15. yüzyıl
| 1350 | 1351 | 1352 | 1353 | 1354 | 1355 | 1356 | 1357 | 1358 | 1359 | 1360


Olaylar


Dünya’da olup bitenler


Türkiye’de olup bitenler


Doğumlar


Ölümler

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Taşıtının taşıma; İrtifa dümeni

İrtifa dümeni, uçaklarda yunuslama hareketini gerçekleştiren kontrol yüzeyidir.

Uçağın uçuş sırasındaki tüm hareketlerinin uçak üzerindeki basınç dağılımına bağlıdır. Sabit kanatlı bir uçak için temel kontrol yüzeyleri, bu yüzeylerin akışa karşı durup onu bozması ve böylece yüksek basınçlı bir bölge oluşturma prensibiyle çalışırlar. Kontrol yüzeylerinin çalıştığı durumlarda uçağın iki zıt tarafındaki basınç simetrisi bozulur ve bu da istenen hareketi sağlar.


Çalışma Prensibi

İrtifa Dümeni (Elevator) yatay stabilizörün art kenarına stabilizörün çeşidine göre bir ya da karşılıklı iki adet yerleştirilir. Pilot levyeyi geriye çektiğinde irtifa dümeni yukarı hareket eder. Bu da yatay stabilizör üzerinde bir yüksek basınç bölgesi oluşturur ve uçak burun yukarı moment elde eder. Levye ileri itildiğinde ise tersi gerçekleşir. İrtifa dümeni sıfır konuma gelmediği müddetçe uçak yunuslama hareketine devam eder.


Uçağı tırmandırmak ya da dalışa geçirmek

Uçaklar, irtifa dümeni sayesinde hücum açılarını değiştirirler ve elde ettikleri hücum açısı ile tırmanır ya da dalarlar. Bu harekete yunuslama hareketi denmesinin sebebi de uçakların dalış veya çıkış yapabilmesidir. Bir uçakta en önemli tırmanma hareketi kalkıştır. Kalkış esnasında uçak azami taşıma kuvvetini elde etmelidir. Bu yüzden bir kalkış hızına, bu hıza ulaşması için gerekli kalkış mesafesine ihtiyaç duyar ve bu esnada kanat kamburluğunu arttırarak taşımayı arttırmayı hedefleyen flaplar açık olur.

Kanatları sıfır hücum açısına sahip olan bir uçak, kamburluklu kanat profiline sahipse irtifa dümeni kullanmadan havalanabilir. Kanatları burulma ya da oturma açısına sahip uçaklarda da yine irtifa dümeni kullanılmadan havalanılabilir. Zira, kanatları oturmasız ya da burulmasız olan ve simetrik kanat profiline sahip olan bir uçak irtifa dümeni ile burun yukarı moment verdirmeden havalanamaz çünkü hücum açısı arttığı zaman, kanatlardaki taşıma kuvveti de artar. (Hücum açısının artması sirkülasyonun artmasına sebep olur)


Kaynaklar

  • Uçuş Denetimleri (Türkçe) T.Uyar, 2007


İç Bağlantılar

  • Uçuş denetimleri
  • Yunuslama

[[zh-yue:

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 23, 2008

Kütlesi; İlmen Gölü

İlmen Gölü (Rusça: Ильмень), Rusya’nın Novgorod Oblastı sınırları içinde bulunan su kütlesi. Gölün genel yüzölçümü 982km²dir. Fakat su seviyesinin değişimine göre 733′ten 2090 km²ye kadar değiştiği gözlenir. Su seviyesi Volkhov Hidroelektrik Barajıı tarafından düzenlenir. Deniz seviyesinden 18 metre yukarıdadır. 58°20′K 31°20′D koordinatlarında bulunan gölün boydan boya azami uzunluğu 40, en geniş yeri ise 32 kilometredir. Haziran ayında ortalama su sıcaklığı 19-20°dir. Gölü besleyen irili ufaklı 52 kaynak bulunur. Bunlardan en önemlileri:

  • Msta Nehri
  • Pola Nehri
  • Lovat Nehri
  • Şelon Nehri

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 22, 2008

Venüs’te; Carl Sagan

Doktor Carl Edward Sagan, (9 Kasım 1934 – 20 Aralık 1996)
ABD’li gökbilimci, astrobiyolog. Bilimin popülerleşmesi için yaptığı çalışmalarla da tanınır. Astrobiyolojinin öncülerindendir ve Dünya Dışı Akıllı Varlık Araştırması’nın (SETI) ilerlemesinde büyük katkıları olmuştur. Popüler bilim kitaplarıyla ve yazımında yer alıp sunduğu ödüllü televizyon dizisi Cosmos-Kozmos ile dünya çapında tanınmıştır. Ayrıca, 1997 yılında aynı adla beyaz perdeye aktarılan Contact-Temas romanının yazarıdır. Çalışmalarında her zaman bilimsel yöntemi savunmuştur.


Eğitimi ve bilimsel geçmişi

Carl Sagan, Brooklyn’de doğdu. Ailesi Musevi’ydi. Babası Sam Sagan terzi, annesi Rache Molly Gruber ev kadınıydı. Sagan, Chicago Üniversitesi’nden 1955′te mezun oldu. 1956′da fizik üzerine mastır derecesi aldı, 1960′ta astronomi ve astrofizik üzerine doktora yaptı. Üniversite öğrenciliği süresince genetik bilimci H. J. Muller’in laboratuvarında çalıştı.

1960′ların başında, bilim adamlarının elinde Venüs gezegeninin yüzeyinin temel özellikleri hakkında bile kesin veriler yoktu. Olasılıkları içeren bir rapor hazırladı. Kendi görüşü gezegenin kuru ve sıcak olduğu yönündeydi. Konuk katılımcı olarak, Caltech Jet İtki Laboratuvarı’ndaki Venüs’e yapılacak Mariner görevlerine, tasarım ve düzenleme alanında katkıda bulundu. 1962′deki Mariner 2 görevinin başarıyla gerçekleştirilmesinin ardından, gezegen hakkındaki görüşleri, elde edilen veriler ile doğrulanmıştır.

Sagan, 1968′de Cornell Üniversitesi’ne geçmesine kadar, Harvard Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1971′de Cornell Üniversitesi’nde profesör oldu ve bir laboratuvarın başına geldi. Güneş Sistemi’nin keşfi için çalışan pek çok insansız uzay görevini yönetti. Görev sonrası Güneş Sistemi’ni terkedecek olan uzay sondalarının üzerine, dünya dışı akıllı uygarlıkların bulması halinde anlayabileceği evrensel ve değişmez bir mesaj koyma fikrini ortaya attı. Bu şekilde gönderilen ilk mesaj, Pioneer 10 sondasının üzerine yerleştirilmiş olan ve üzerinde evrensel olarak anlaşılabilir şekiller bulunan, altından bir plakadır. Bu konudaki çalışmalarını Pioneer 10′dan sonra da geliştirmeye devam etti. Geliştirilmesine yardım ettiği en detaylı ve üzerinde en çok çalışılmış mesaj, Voyager Altın Kaydı’dır. Bu kayıt, Voyager uzay sondaları üzerine yerleştirilmiştir.


Bilimsel başarıları

Sagan, Satürn’ün uydusu Titan ve Jüpiter’in uydusu Europa’nın okyanuslara (Europa için sözkonusu olan yüzeyin altındaki okyanuslardır.) sahip olabileceği hipotezini ilk ortaya atanlardandır. Bu hipotez beraberinde, Europa’daki sıvı okyanusların yaşam için potansiyel bir habitat oluşturabileceği önermesini de getirmektedir. Europa’nın yüzey altı okyanusları daha sonra Galileo uzayaracı tarafından dolaylı yollarla kanıtlanmıştır.

Jüpiter’in atmosferinin, Mars’taki mevsimsel değişimlerin ve Satürn’ün uydusu Titan’ın anlaşılmasına yardım etmiştir. Sagan, Venüs’ün atmosferinin aşırı derecede sıcak ve yoğun olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca Venüs’te yaşamın karşısındaki en büyük tehdit olan küresel ısınmanın, Dünya’da da her an şiddeti artan bir tehlike içeridiğini farketmiştir. Mars’taki mevsimsel değişikliklerin, diğerlerinin söylediği gibi bitki örtüsünün değişmesi ile değil, rüzgârla savrulan tozlarla ilgili olduğunu ileri sürmüştür.


Bilimsel Savı

Carl Sagan, Dünya dışında akıllı yaşamın araştırılmasından yanaydı. Bilim dünyasını, Dünya dışı akıllı yaşam formlarından gelen sinyalleri dinlemek için büyük radyo-teleskopları kullanmaya sevk etmiştir. Diğer gezegenlere sondalar gönderilmesi gerektiğini savunmuştur. Carl Sagan, 12 yıl boyunca Icarus dergisinin editörlüğünü yapmıştır. Planetary Society´nin kurucularındandır. Ayrıca Sagan, SETI Enstitüsü’nün yönetim kurulu üyesiydi.

Carl Sagan, büyük çaptaki bir nükleer savaşın, nükleer kış denilen iklimsel değişikliklere sebep olması tehdidine karşı bir bildirinin altına da imzasını atmıştır. Kuveyt’te Saddam Hüseyin’in askerleri tarafından kurulmuş olan tüten petrol ateşlerinin, oluşturdukları kara bulutlarla, ekolojik bir felakete yol açabileceğini öne sürmüştür. Emekli atmosfer fizikçisi Fred Singer, Sagan’ın bu önermesini saçma bulduğunu belirtmiş, bu dumanların birkaç gün içinde dağılacağını söyleyerek reddetmiştir. Sagan, Karanlık Bir Dünya’da Bilimin Mum Işığı adıyla yayımlanan kitabında, bilimsel bir önermenin hiçbir zaman kesin olmadığına örnek olarak, yaptığı hataların (Kuvety ile ilgili önermesi de dahil) bir listesine yer vermiştir.

Ayrıca, Ay yüzeyinde bir bomba patlatmayı amaçlayan, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen Project A119 adlı bir projede araştırmacı olarak bulunmuştur.


Toplumsal endişeleri

Drake denklemi, birçok Dünya dışı uygarlığın var olduğunu öngörür. Ancak, onların varlığına dair bilimsel kanıtların yokluğu sebebiyle (bkz. Fermi paradoksu), teknolojik uygarlıkların kendilerini yok etme olasılıklarının diğerlerine göre daha yüksek olduğunu söyler. Bu, Carl Sagan’ı insanlığın kendi kendini yok etme senaryolarını araştırmaya ve bunu insanlara duyurmaya itmiştir.

Carl Sagan’ın politik kişiliği, nükleer silasızlanma döneminde nükleer silah mevkilerinde sivil itaatsizlik etkinliklerinde bulunan romancı Ann Druyan ile evlenmesinin ardından daha fazla su yüzüne çıkmıştır. Amerikan başkanı Reagan’ın “Star Wars” programı olarak da bilinen Stratejik Savunma İnisiyatifi’ne karşı olduğunu belirtmiştir. Bunun mükemmel olacağını fakat teknik olarak imkânsız olduğunu, maliyetinin çok yüksek olacağını, aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin nükleer silahsızlanma anlaşmalarıyla ters düşeceğini söylemiştir.


Bilimin popülerleşmesi

Sagan’ın düşüncelerini ifade etme kabiliyeti, pek çok insanın evreni daha iyi anlamasını sağlamıştır. 1977-1978 yıllarında Royal Institution’da Gençler için Noel Konferansları’na katıldı.
Ayrıca 1980 yılında astronominin geniş kitlelerce sevilmesini sağlayan 13 bölümlük “Cosmos” isimli bir belgesel hazırlamıştır. 1997 yılında ise yazmış olduğu “Contact” adlı roman, film olarak beyaz perdeye yansıtılmış ve oldukça beğeni toplamıştır.


Kaynakça

  • İngilizce Vikipedi’deki Carl Sagan maddesi

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 20, 2008

6′da; Ağırlık

Ağırlık, bir cisme uygulanan kütle çekim kuvvetidir. Dinamometre ile ölçülür. Bir kuvvet olduğu için birimi Newtondur.

Dünya’da bir cismi ele alırsak yükseğe çıkıldıkça ağırlık azalır, kutuplara gidildikçe ağırlık fazlalaşır, ekvatora gittikçe ağırlık azalır.

  • Ağırlık=kütle*kütle çekim

Kütlesi 1 kg olan bir cisim:

  • Güneş’te 247.2 N
  • Merkür’de 3.70 N
  • Venüs’te 8.87 N
  • Dünya’da 9.81 N
  • Ay’da 1.62 N(Ay’daki ağırlık Dünya’daki ağırlığın 6′da 1′idir.)
  • Mars’ta 3.77 N
  • Jüpiter’de 23.30 N
  • Satürn’de 9.2 N
  • Uranüs’de 8.69 N
  • Neptün’de 11 N
  • Plüton’da 0.06 N’dur.
  • 1 kg’lık kütlenin ağırlığı Paris’te 9,81 N. alınarak
  Ekvator'da 9,78 N
  Kutuplarda 9,83 N
  İstanbul'da 9,80 N
  Ankara'da 9,78 N dur

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Ay’da 1.62 N; Ay taşı

Ay taşı Ay’da oluşmuş olan taşları tanımlamak için kullanılır. Terim ayrıca Ay’a yapılan keşiflerde toplanan diğer ay ile ilgili maddeler için de kullanılmaktadır.

Dünya’daki Ay taşlarının şu an için üç kaynağı vardır: 1) A.B.D Apollo görevleri; 2) Sovyetler Birliği Luna görevleri; ve 3) krater oluşumlarında Ay’ın yüzeyinden fırlayan taşların yeryüzüne ay meteorları olarak düşmesi şeklindedir. Altı Apollo yüzey gezisi boyunca, çoğunluğu Apollo 15, 16, ve 17 tarafından olan, toplam 382 kg (842 lb) ağırlığında 2.425 örnek toplanmıştır. Üç Luna uzay gemisi ise 326 g (0.66 lb) ağırlığında örnekle geri dönmüştür. Dünya’da 2006 yılına kadar 90′ın üzerinde meteor bulunmuştur ve toplam ağırlıkları 30 kg kadardır.

Apollo ay taşları çeşitli aletler kullanılarak toplanmıştır; çekiç, tırmık, kepçe, maşa ve çekirdek tüpleri. Toplanmadan önce birçoğu bulundukları ortamı göstermek için fotoğraflanmışlardır. Örnek çantaları içine koyularak ve sonra Özel Çevre Örnek Kabı’nın içine koyularak Dünya’ya olan yolculuğunda kirlenmeleri engellenmiştir.

Genel olarak Ay’dan toplanan taşlar Dünya’daki taşlar ile karşılaştırıldıklarında, radyometrik tarihleme sonuçlarına göre çok yaşlıdırlar. En genci Dünya’da görünenlerin en yaşılısından daha yaşlıdır. Ay düzlüklerindeki bazalt örnekler 3,2 milyar yıldan başlar ve dağlık kısımlarındakiler 4,6 milyar yıla kadar çıkar, bu nedenle Güneş Sistemi’nin oluşumundaki ilk evreleri gösterir.

Taşların özellikleri Dünya’daki taşların özelliklerine çok fazla benzerlik göstermektedir, özellikle içerdiği oksijen izotopları miktarı bakımından. Fakat Ay’dan gelen taşlar daha düşük demir oranına sahip olmaya eğimlidirler, potasyum ve sodyum gibi uçucu kimyasallar bakımından tükenmiş durumdadırlar ve su bakımından tamamen tükenmiş durumdadırlar.

Ay’da bulunan yeni mineraller arasında, armalcolite bulunmaktadır. Armalcolite’in adı Apollo 11 görevindeki astronotların ardından adlandırılmıştır: Armstrong, Aldrin, ve Collins.

Apollo Ay taşlarının ana depolama yeri Houston, Teksas’daki Lyndon B. Johnson Uzay Merkezi’ndeki Ay Örnek Binası’dır. Güvenli koruma için, San Antonio, Teksas’da Brooks Hava Kuvvetleri Üssü’nde küçük örnekler bulunmaktadır. Taşların çoğu nemden korunması için nitrojen içinde saklanmaktadır. Taşların üzerindeki ölçümler, özel aletler kullanılarak el sürülmeden yürütülmektedir.

Ay
görevi
Getirilen
örnek
Apollo 11 22 kg
Apollo 12 34 kg
Apollo 14 43 kg
Apollo 15 77 kg
Apollo 16 95 kg
Apollo 17 111 kg
Luna 16 101 g
Luna 20 55 g
Luna 24 170 g

Ay seferleri boyunca toplanan ay taşları paha biçilmez olarak kabul edilmektedirler. 1993′de, Luna 16 seferinden 0.2 g ağırlığında üç küçük parça 442.500 Amerikan dolarına satılmıştır. 2002′de Ay Örnek Binası’ndan çok ufak Ay’a ve Mars’a ait parçalar çalınmıştır. Parçalar 2003′de geri alınmıştır, NASA, mahkemede çalınan ağırlığı 285 g (10 oz.) olan parçaların değerini $1 milyon dolar olarak tahmin etmiştir. Ay meteorlarından elde edilen ay taşlarının da değerleri çok yüksektir, genellikle özel koleksiyoncular tarafından satılmakta ve ticareti yapılmaktadır.

Birkaç yüz küçük örnek hazırlanmış ve ulusak hükümetlere ve A.B.D. valiliklerine sunulmuştur. Bunlardan en azından bir tanesi daha sonra çalınmış, satılmış ve geri alınmıştır. Diğer örnekler müzelere gitmiştir, bu müzelerin içinde Amerikan Ulusal Hava ve Uzey Müzesi, Kansas Kozmosfer ve Uzay Merkezi ve Kennedy Uzay Merkezi bulunmaktadır. Kennedy Uzay Merkezin’de ufak bir ay taşı parçasına dokunulmasına izin verilmektedir. NASA 382 kg (842 lb) ağırlığındaki örneğin 295 kg (650 lb) kadarının bozulmamış olarak Johnson Uzay Merkezi’nde olduğu söylemektedir. Hasselblad çalışanları tarafından, görev sonrası bir kamera temizlenirken biraz ay tozu toplanmıştır.


Kaynaklar


Dış bağlantılar

  • Ay’dan taşlar ve topraklar — Johnson Uzay Merkezi
  • Apollo Jeoloji Alet Kataloğu
  • Satılık ay taşları!
  • Ay meteorları — Vaşington Üniversitesi, Dünya ve Gezegen Bilimleri Departmanı

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

N Dünya’da; 1448

14. yüzyıl | 15. yüzyıl | 16. yüzyıl
| 1443 | 1444 | 1445 | 1446 | 1447 | 1448 | 1449 | 1450 | 1451 | 1452 | 1453


Olaylar


Dünya’da olup bitenler


Türkiye’de olup bitenler


Doğumlar


Ölümler

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Faktörlerden biridir. edit; Ninetales

Ninetales (キュウコン, Kyūkon, Kyukon Japonca versiyonlarda) 493 hayali Pokémon türünden biridir. Vulpix’in gelimiş hâlidir. Orijinal 150 Pokémondan da biridir. Ninetales, Japon kültüründeki tilki ruhu kitsune’den esinlenerek yaratılmıştır. Aynı şekilde kitsune de yaşlandığında ya da gelişimini tamamladığında daha fazla kuyruğu çıkar. Kyuubi-no-kitsune ise dokuz kuyruklu bir tilki-iblistir.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

1′idir. Mars’ta 3.77; Philip K. Dick

Philip Kindred Dick (16 Aralık 1928 — 2 Mart 1982), Amerikalı bilim-kurgu roman ve kısa hikaye yazarı. Bazı kitaplarında yazar ismi PKD veya Richard Phillips olarak geçmektedir.

Hayatının büyük bölümünü Kaliforniya’da geçirdi. Bir plakçı dükkânı işletmesi ve radyoda klasik müzik programları yapması dışında, başlıca uğraşı yazarlık oldu. Kırka yakın bilim-kurgu romanı dışında ana akım romanları da yazdı, ancak pek başarılı olamadı. Ölümünden sonra beş cilt halinde toplanan yüz civarında öyküsü vardır.

Ölümünden önce fazla tanınmayan bir yazar olan Dick’in roman ve kısa hikayelerini bir kısmı ölümünden sonra senaryolaştırılıp film olarak büyük beğeni kazanmıştır. Bunların arasında en ünlüleri, yönetmen Ridley Scott tarafından “Blade Runner” adıyla 1982 yılında filme alınan “Do Androids Dream of Electric Sheep?” (kitap olarak Türkiye’de basımı: 1968, Bıçak Sırtı, Kavram Yayınları) ve 1965 yılında yazdığı “We Can Remember It For You Wholesale” öyküsünden yola çıkılarak yönetmen Paul Verhoeven tarafından çekilen 1990 yapımı “Total Recall” filmleridir. Bu iki film günümüze kadar yapılmış en iyi bilim-kurgu filmleri arasında ilk sıraları paylaşmaktadır. Ayrıca 2002′de yazarın 1956 yılında yazdığı “The Minority Report” adlı kısa öykü yönetmen Steven Spielberg tarafından filme alınmıştır.

Dick’in yazdığı bilim-kurgu romanlarını türünün diğer örneklerinden ayıran en önemli özellik, gelecekte gerçekten olması muhtemel olaylarla birlikte insanlara dayalı toplumsal değişimleri genelde “çalışan sınıf” bazında ele almasıdır. Bunun haricinde özellikle ilk romanları “gerçeklik” kavramının sorgulanması üzerine kuruludur.


Önemli yapıtları

Önemli romanları arasında:Martian Time-Slip (1964, Mars’ta Zaman Kayması), The Penultimate Truth (1964, Sondan Bir Önceki Hakikat), The Three Stigmata of Palmer Eldritch (1965, Palmer Eldritch’in Üç Bilmecesi) ve Ubik (1969) sayılabilir. The Man in the High Castle (1963, Hugo Ödülü sahibi) (Yüksek Şatodaki Adam) romanı birçok eleştirmen tarafından Dick’in başyapıtı olarak gösterilmiştir.


Türkiye’de yayınlanan romanlarından bazıları

  • Solar Lottery (1955, Uzayda Suikast, Okat Yayınları).
  • The World Jones Made (1957, Yaratılan Dünya, Okat Yayınları)
  • Dr. Bloodmoney (1965, Dr. Gelecek, Sarmal Yayınları, 1997)
  • Eye in the Sky (1957, Gökteki Göz, Metis Yayınları, 1997)
  • Vulcan’s Hammer (1960, Vulcan’ın Çekici, Metis Yayınları, 1998)
  • A Scanner Darkly (1977, Karanlığı Taramak, Altıkırkbeş Yayınları, 1998)
  • Eye in the Sky (1957, Gizli Göz, Karizma Yayınları, 1999)
  • The Man in the High Castle (1962, Yüksek Şatodaki Adam, Metis Yayınları, 1999)
  • Martian Time-Slip (1965, Mars’ta Zaman Kayması, Altıkırkbeş Yayınları, 2000)
  • Radio Free Albemuth (1985, Albemuth Özgür Radyosu, Altıkırkbeş Yayınları, 2001)
  • Clans of the Alphane Moon (1964, Alfa Ayının Kabileleri, Metis Yayınları, 2002)
  • Ubik (1969, Ubik, Altıkırkbeş Yayınları, 2002)


Yapıtlarının Listesi - Yazılış sırasına göre

(İlk tarih yazılışını, ikincisi yayınlanışını gösteriyor)

Gather Yourselves Together, WCS Books, (1952-1953) 1994.

The Cosmic Puppets, Ace, (1953) 1957.

Solar Lottery, Ace, (1954) 1955.

The World Jones Made, Ace, (1954) 1956.

Eye in the Sky, Ace, (1955) 1957.

Mary and the Giant, Arbor House (1954-55) 1987.

The Man Who Japed, Ace, (1955) 1956.

The Broken Bubble, Ann Arbor (1956) 1988.

Puttering About in a Small Land, Academy Chicago, (1957) 1985.

Time Out of Joint, Lippincott, (1958) 1959.

In Milton Lumky Territory, Dragon Press, (1958) 1985.

Dr. Futurity, Ace (1959) 1960.

Confessions of a Crap Artist, Entwhistle Books, (1959) 1975.

Vulcan’s Hammer, Ace, (1960) 1960.

The Man Whose Teeth Were All Exactly Alike, Mark V Zeising, (1960) 1984.

Humpty Dumpty in Oakland, Gollancz, (1960) 1986.

The Man in the High Castle, Putnam, (1961) 1962.

We Can Build You, DAW, (1962) 1972.

Martian Time-Slip, Ballantine, (1962) 1964.

Dr. Bloodmoney Or How We Got Along After The Bomb, Ace, (1963) 1965.

The Game-Players of Titan, Ace, (1963) 1963.

The Simulacra, Ace, (1963) 1964.

Now Wait for Last Year, Doubleday, (1963) 1966.

Clans of the Alphane Moon, Ace, (1964) 1964.

The Crack in Space, Ace, (1964) 1966.

The Three Stigmata of Palmer Eldritch, Doubleday, (1964) 1964.

The Zap Gun, Pyramid, (1964) 1967.

The Penultimate Truth, Belmont, (1964) 1964.

The Unteleported Man, Ace, (1965) 1966.

Counter-Clock World, Berkley, (1965) 1967.

Do Androids Dream of Electric Sheep?, Doubleday, (1966) 1968.

Nick and the Glimmung, Gollancz, (1966) 1988.

Ubik, Doubleday, (1966) 1969.

Galactic Pot-Healer, Berkley, (1968) 1969.

A Maze of Death, Doubleday, (1968) 1970.

Our Friends From Frolix , Ace, (1969) 1970.

Flow My Tears The Policeman Said, Doubleday, (1973) 1974.

A Scanner Darkly, Doubleday, (1975) 1977.

Radio Free Albemuth, Arbor House, (1976) 1985.

Valis, Bantam, (1978) 1981.

Lies Inc., Gollancz, (1979) 1984.

The Divine Invasion, Timescape, (1980) 1981.

The Transmigration of Timothy Archer, Timescape, (1981) 1982.


Dış Bağlantılar

Bilim Kurgunun Tanımı - Philip K. Dick

Garip Ölüm Anıları - Philip K. Dick

Yaratık Aklı - Philip K. Dick

İnceleme: Alfa Ayının Kabileleri - edebiy.at

İnceleme: VALIS - edebiy.at

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 19, 2008

Jüpiter’de 23.30 N; Jüpiter (gezegen)

Jüpiter

Yörünge Özellikleri
Yarı büyük eksen 778.412.000 km.
5,203 A.Ü.
Günberi 740.742.000 km.
4,952 A.Ü.
Günöte 816.081.000 km.
5,455 A.Ü.
Yörünge dışmerkezliği 0,048
Yörünge eğikliği 1,3o
Dolanma süresi 4.335,3 gün
11,87 yıl
Kavuşum süresi 398,86 gün
Yörünge hızı
ortalama
13,05 km/saat
Gözlem Özellikleri
Yer’e en yakın konumda
Yer’e Uzaklık 588.500.000 km.
3,93 A.Ü.
Görünür çap 49 ark saniye
Görünür parlaklık -2,7
Yer’e en uzak konumda
Yer’e Uzaklık 968.100.000 km.
6,47 A.Ü.
Görünür çap 29,8 ark saniye
Görünür parlaklık -1,3
Fiziksel Özellikler
Ekvator çapı
(1 bar düzeyinde)
142.984 km.
(11,2 x Yer)
Kutupsal çap
(1 bar düzeyinde)
133.709 km.
Basıklık 0,065
Hacim 1235 x Yer
Kütle 318 x Yer
Yoğunluk 1,33 g/cm3
Eksen eğikliği 3,13o
Dönme süresi 9 sa. 55 dk. 30 s.
Ekvatorda yerçekimi
(1 bar düzeyinde)
23,12 m/s2
(2,36 x Yer)
Ekvatorda kurtulma hızı
(1 bar düzeyinde)
59,5 km/saniye
(5,32 x Yer)
Beyazlık
(albedo)
0,52
Etkin sıcaklık 126 K

Jüpiter (Müşteri) Güneş sisteminin en büyük gezegeni. Güneşten uzaklığa göre beşinci sırada. Türçesi Erendizdir. Adını Roma tanrılarının en büyüğü Jüpiter’den alır. Büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşmakta ve gaz devleri sınıfına girmektedir.


Fiziksel özellikler

Jüpiter gerek çap, gerekse kütle açısından güneş sistemindeki en büyük gezegendir. Nispeten düşük olan yoğunluğu (suyun yoğunluğunun 1,33 katı), gezegenin akışkan yapısı ve kendi çevresindeki dönüş hızının yüksekliği nedeniyle, Satürn kadar olmasa da ekvatorda geniş, kutuplarda basık elipsoid görünüme sahiptir. Beyazlık derecesi (albedo) 0.52 olan gezegen, böylece yüzeyine düşen güneş ışığının yarıdan fazlasını görünür tayfta yansıtmaktadır. Ancak kızılötesi alandaki ışınım ölçüldüğünde, Jüpiter’in Güneş’ten aldığı enerjinin 2,3 katı kadarını dışarı yaydığı görülür. Bu nedenle gezegen, Güneş’e olan uzaklığına göre hesaplanan 106 K’ den (-167°C) çok daha yüksek bir etkin sıcaklığa sahiptir ve 126 K (-147°C) sıcaklığında bir kara cisim gibi ışır. Jüpiter’in kendi içinde yarattığı bu enerji fazlası, gezegenin yerçekiminin etkisi ile yavaşca kendisi üzerine çökerek küçülmesi sırasında dönüştürülen potansiyel enerji ile açıklanmaktadır. Bu olgu Kelvin-Helmholtz mekanizması olarak adlandırılır.


İç yapı

Gaz devleri, içerdikleri elementlerin oranlarına göre iki alt gruba ayrılırlar. Uranüs ve Neptün ‘buz’ ve ‘kaya’ oranı daha yüksek Uranian gezegenler grubundadır. Jüpiter ve Satürn ise, adını yine Jüpiter’den alan Jovian gezegenler grubu içindedir. Jovian gezegenlerin kabaca Güneş’i ve benzer yıldızları oluşturan maddeleri bu yıldızlardakine yakın oranlarda içerdiği düşünülür. 20. yüzyıl başlarından itibaren, gezegenlerin çap, kütle, yoğunluk, kendi etrafında dönme hızları, uydularının davranışları gibi verilerden yola çıkılarak iç yapıları hakkında ortaya atılan görüşler, daha sonra tayfölçümsel çalışmalarla ve son otuz yıl içinde gerçekleştirilen birçok uzay aracı araştırması ile zenginleştirilmiş ve günümüzde oldukça tatminkar modeller geliştirilmiştir.

Bu bilgiler çerçevesinde, Güneş sisteminin ilksel bileşimine paralel biçimde Jüpiter’in kütlesinin büyük kısmını hidrojen ve helyumun oluşturduğu varsayılır. Hidrojen/Helyum kütle oranı 75/25 civarındadır. Daha ağır elementlerin Güneş Bulutsusu içindeki toplam payı % 1 iken, hafif bir zenginleşme ile Jüpiter’de %3-4,5 arasında olabileceği hesaplanmaktadır. Bu sonuca, gezegenin gözlenen basıklığının 10-15 Yer kütlesinde yoğun bir çekirdeğin varlığı ile açıklanabilmesi üzerine varılmıştır. Jüpiter’i oluşturan yapı taşları özgül ağırlıklarına göre tabakalanmış durumdadır:

  • Gezegenin merkezinde demir ve ağır metallerle birlikte bunların çevresinde daha hafif elementleri içeren bir ‘buz’ ve ‘kaya’ tabakasının oluşturduğu çekirdek bulunur. Bu noktada ısı 20.000K, basınç 100 megabara (100 milyon atmosfer) yakındır. Yüksek basınçlar nedeniyle yoğunluğu 20g./cm3 olan bu katmanın yarıçapı 10.000 km.den küçük, ancak kütlesi Yer’in 10 katını aşkındır.
  • Çekirdeği çevreleyen alanda metalik hidrojenden oluşmuş 40.000 km. kalınlığında manto tabakası yer alır. Hidrojen 3 ila 4 Mbar’dan daha yüksek basınçlarda devreye giren van der Waals kuvvetlerinin etkisi ile moleküler yapısını kaybederek metalik özellikler kazanır, ısıl ve elektriksel iletkenliği çok artar. Manto tabakası merkezden itibaren gezegen yarıçapının 3/4′üne dek uzanır, Jüpiter’in hacminin yarıya yakınını, kütlesinin ise çok büyük bir çoğunluğunu oluşturur. Bu alandaki metalik hidrojenin sıvı nitelikte olduğu, yoğunluğunun dıştan içe doğru 1′den 5′e kadar (su=1) yükseldiği sanılmaktadır.
  • En dışta 20.000 km. kalınlığında moleküler hidrojen(H2) tabakası bulunur. Gezegenin yüzeyine yaklaşıldıkça basınç, ısı ve yoğunluk düşer, hidrojen sıvıdan gaza dönüşür ve giderek atmosfer tabakasına geçilir.

Katmanlar arasında keskin sınırlar olmadığı, bir fazdan diğerine kademeli geçişler olduğu, aynı zamanda konveksiyon akımlarının katmanlar arası madde alışverişine kısmen de olsa izin verdiği tahmin edilir. Gezegenin iç kesimlerinde üretilen dev boyutlardaki ısının bu tür akımlar yardımıyla yüzeye dek aktarılabilmesi tümüyle akışkan nitelikte bir iç yapı varlığını gerektirmektedir.

Jüpiter’in bir gaz devinin ulaşabileceği en büyük çapa yakın boyutlarda olduğu hesaplanmıştır. Kütlesi daha büyük olan bir gezegen, artan kütleçekim gücünün etkisi ile kendi üzerine çökerek, Jüpiter’e oranla daha büyük yoğunluğa, daha küçük bir hacme sahip olacaktı. Daha yüksek çekirdek sıcaklığı anlamına gelen bu durum, kütlesi Güneş’in kütlesinin % 8′i kadar olan bir gezegenin nükleer füzyon için gerekli iç sıcaklığa ulaşarak bir yıldız haline gelmesi ile sonuçlanır. Bu nedenle, 0,001 Güneş kütlesindeki Jüpiter, ‘yıldız olmayı başaramamış’ bir gökcismi olarak da tanımlanabilir.


Atmosfer

Jüpiter’in kalın ve karmaşık bir atmosfer tabakası bulunmaktadır. Bu atmosferin Güneş Sistemi’nin kökenini oluşturan Güneş Bulutsusu’nun varsayılan yapısına yakın olarak, %88 oranında moleküler hidrojen (H2) ve %12 oranında helyum (He) içerdiği saptanmıştır. Bunları %0.1 oranla su buharı (H2O) ve metan (CH4) ve %0.02 oranla amonyak (NH3) izler. Azot, hidrojen, karbon, oksijen, kükürt, fosfor ve diğer elementleri içeren çeşitli bileşiklere milyonda bir düzeyini geçmeyen oranlarda rastlanmaktadır.

Aslında gaz devlerinin belirli bir yüzeyi olduğu söylenemez, gezegenden atmosfer olarak adlandırılabilecek en dış gaz tabakasına doğru kesintisiz, yumuşak bir geçiş sözkonusudur. Bu tür gezegenlerin çapları hesaplanırken 1 bar (yaklaşık 1 atmosfer) sınırının dışında kalan kısım dikkate alınmaz, basıncın 1 barı aştığı noktadan itibaren tüm hacim gezegenin sınırları içinde kabul edilir. Ancak çoğu zaman, atmosfer olarak adlandırılan alan, hidrojen gazı yoğunluğunun sıvı hidrojen yoğunluğu düzeyine çıktığı 10.000 bar basınç sınırına yani gezegenin binlerce kilometre içine dek genişletilir.

Uzaktan bakıldığında, Jüpiter yüzeyinin özellikle ekvatora yakın enlemlerde belirginleşen ardışık koyu ve açık renkli bulut kuşaklarından oluştuğu görülür. atmosferin en üst katmanlarındaki bulutlar kristal halindeki amonyak ve su parçacıklarından oluşur.
Atmosferin derinliklerine doğru, yoğuşma sıcaklıklarına göre değişik bileşiklerin meydana getirdiği bulutlar tabakalar halinde birbirini izler. Atmosferde dikey ve yatay doğrultuda yoğun bir hareketlilik gözlenir, 600 km./saat hıza ulaşan rüzgarlar nadir değildir.

15.000 x 25.000 km. boyutları ile yerküreyle karşılaştırılabilecek büyüklükteki Büyük Kırmızı Leke’nin çok uzun ömürlü dev bir ‘fırtına’ alanı olduğu düşünülmektedir.

Jüpiter’in atmosferi makalesinde konu hakkında daha ayrıntılı bilgi yer almaktadır.


Jüpiter’in kendi ekseni etrafında dönüşü

Katı bir yüzeye sahip olmayan Jüpiter’in dönüş özelliklerinin, atmosfer yapılarının gözlenen hareketlerine göre belirlenmesine çalışılmıştır. Ancak daha 1690 yılında Giovanni Domenico Cassini ekvator bölgesi ile kutupların farklı devirlerle döndüğünü farketmiştir. Sonradan bu gözlem duyarlı ölçümlerle doğrulanmış ve gezegen için ‘Sistem I’ ve ‘Sistem II’ olmak üzere iki ayrı dönme süresi tanımlanmıştır. Ekvator bölgelerinin dönüşü 9 saat 50 dakika 30,003 saniyede tamamlanır ve Sistem I olarak adlandırılır. Kutup bölgelerinde dönüş süresi 9 saat 55 dakika 40,630 saniyedir ve Sistem II adını alır. Jüpiter’den yayılan mikrodalga ve radyo dalgaboyundaki ışınımların ise 9 saat 55 dakika 29,730 saniyelik bir dalgalanma göstermelerine dayanarak, gezegenin manyetik alanını belirleyen büyük metalik hidrojen kütlesinin bu hızla dönmekte olduğu sonucu çıkarılmıştır. ‘Sistem III’ adı verilen bu periyod Jüpiter’in gerçek dönüş hızı olarak kabul edilir, ve bu değerin kutuplardaki dönüş hızı ile hemen hemen aynı olduğu; ekvatorda ölçülen farklı hızın, bu bölgelerdeki bulutların 400 km./saat hıza ulaşan rüzgarlar nedeniyle doğuya doğru hareket etmelerinden kaynaklandığı dikkati çeker.


Halkalar

Yakın bir tarihe kadar Güneş sisteminde halkaları olduğu bilinen tek gezegen Satürn idi. Dış gezegenleri ziyaret eden ilk uzay aracı olan Pioneer 10′un 1973′deki gözlemleri üzerine varlığından kuşkulanılan Jüpiter halkaları 1979 yılında Voyager 1 ve 2 uzay araçları tarafından çekilen fotoğraflarda gösterildi.

Jüpiter’in Halka Sistemi

Halkalar
Yörünge
Jüpiter’in Merkezinden Uzaklık
RJ
(km.)
Halo Halka
1,4 1,71 100.000 122.000
Ana Halka
Ana Halka (iç) 1,71 122.000
XVI Metis
1,79 128.100
XV Adrastea
1,80 128.900
Ana Halka (dış) 1,81 129.000
Gossamer Halka
Gossamer Halka (iç) 1,81 129.200
V Amalthea
2,54 181.400
XIV Thebe
3,11 221.900
Gossamer Halka (dış) 3,15 224.900

Satürn‘ün halkaları gibi Jüpiter halkaları da, toz denebilecek mikroskopik boyutlardan, onlarca metre büyüklüğe kadar değişen çeşitli boylarda çok sayıda parçacığın bir araya gelmesinden oluşurlar. Bu parçacıklar bir bulut oluştururcasına birbirinden bağımsız hareket eder ve herbiri gezegen etrafında kendine ait bir yörünge izler. Bu yörüngelerin gezegen ve iç uydularının çekim güçlerinin karşılıklı etkisi ile sürekli şekillenmesi sonucunda halkaların yapısı korunur. Satürn halkaları ile karşılaştırıldığında, Jüpiter’in halkalarının birçok yönden farklı olduğu görülür. Jüpiter halkalarının çok daha silik olmalarının ve zor gözlenmelerinin nedeni, kendilerini oluşturan toplam madde kütlesinin çok daha az olmasının yanısıra ışık yansıtıcılıklarının da sınırlı olmasıdır. Jüpiter halkaları, 0,05 gibi bir beyazlık (albedo) derecesi ile üzerine düşen güneş ışığının büyük bir kısmını soğurur ve karanlık görünürler. Satürn yolculuğu sırasında Cassini-Huygens uzay sondası 2003 yılında Jüpiter’in yakınından geçerken yaptığı ölçümlerle Jüpiter halkalarının küresel değil, keskin kenarlı ve köşeli parçacıklardan oluştuğunu düşündüren veriler elde etti. Bu bilgiler halkaların Jüpiter’e yakın yörüngelerdeki uydulardan kopan parçacıklardan oluştuğu savını destekler niteliktedir. Bu uydulardan Metis ve Adrastea ‘Ana halka’nın, Amalthea ve Thebe ise daha dışta yeralan ‘Gossamer (ipliksi-ağsı) Halka’nın kaynağı olarak düşünülmektedir. Metis ve Adrastea, Jüpiter’in merkezinden 1,79 ve 1,81 RJ (Jüpiter yarıçapı) uzaklıktaki yörüngeleri ile gezegenin Roche Limiti’nin içinde bulunurlar ve parçalanma sürecinde uydular olarak değerlendirilebilirler. Ana halka bu iki uydunun yörüngesi hizasında keskin bir dış sınırla kesintiye uğrarken, iç sınırı daha belirsizdir ve ‘Halo (ayla) halka’ adı verilen üçüncü bir bölümle silik bir şekilde atmosferin üst sınırlarına kadar devam eder. En dışta sınırları belirsiz dördüncü bir halka yapısı, çok seyrek bir toz bulutu şeklinde ters bir yörüngede döner. Bu halkanın kaynağı sonradan Jüpiter’in çekim alanına yakalanmış gezegenlerarası toz olabilir.


Manyetosfer

Jüpiter Güneş sistemi içinde en güçlü manyetik alana sahip gezegendir. Yer ile karşılaştırıldığında 19.000 kat daha güçlü olduğu görülen bu alan, ekseni Jüpiter’in dönme eksenine 11o açı yapan ve gezegenin merkezine 8.000 km. uzaktan geçen, kutupları ters yerleşmiş olan bir çift kutupludur. Böylece Jüpiter’in kuzey manyetik kutbu gezegenin güney coğrafi kutbuna, güney manyetik kutbu ise kuzey coğrafi kutbuna yakındır. Bu çift kutuplunun yanı sıra, Jüpiter’in manyetik alanının, yapısını karmaşıklaştıran bir dört kutuplu ve bir sekiz kutuplu bileşeni bulunmaktadır. Jüpiter’in kütlesinin ancak küçük bir kısmını oluşturan demir ve diğer ağır elementleri içeren çekirdeğinin bu denli güçlü bir manyetik alan yaratması mümkün olmadığından, gezegenin manyetizmasından metalik sıvı hidrojen tabakası sorumlu tutulur. Elektrik iletkenliği çok yüksek olan bu bölgedeki elektronların akımı, Jüpiter’in kendi çevresindeki hızlı dönüşünün etkisi ile güçlü bir manyetik alan oluşturur. Bu alanın etkisi ile, Jüpiter dev bir manyetosfere sahiptir.

Jüpiter manyetosferi, Güneş rüzgarı adı verilen ve güneş kökenli hızlı parçacıkların oluşturduğu plazma akımının, gezegenin manyetik alanın etkisi ile saptırılarak engellendiği bölgedir. Manyetosferin en dışında, plazma akımının hızla yavaşlayarak hızının ses hızının altına indiği ve yön değiştirdiği bir şok dalgası gözlenir. Güneş etkinliğine göre gezegene uzaklığı değişen bu sınır, uzay sondaları tarafından Jüpiter’den Güneş doğrultusunda 25-30 milyon km. uzaklıkta saptanmıştır. Gezegene yaklaştıkça manyetik alanın etkisi giderek artar ve güneş kökenli parçacıkların aşamayarak çevresinden dolaşmak zorunda kaldığı manyetopoz, manyetosferin sınırını belirler. Bu alan da güneş rüzgarının şiddetindeki değişimlere paralel olarak kısa sürelerde genleşip daralmakla birlikte Jüpiter’in 3-7 milyon km. uzağında başlar. Güneş rüzgarının deforme ettiği manyetik kuvvet çizgilerine uyumlu olarak, bu sınır yanlara doğru genişleyerek gezegenden uzaklaşır ve bir damla biçimini alarak gezegenin arkasında bir milyar km. ye kadar uzanan bir kuyruk oluşturur.

Manyetosferin gezegene daha yakın kesimlerinde manyetik alana yakalanan elektrik yüklü parçacıkların doldurduğu iki dev Van Allen kuşağı bulunur.Bu bölgelerden kaynaklanan çok güçlü radyo dalgaları, 9 saat 55 dakika 30 saniyelik bir döngü içinde dalgalanmalar gösterir. Bunun Jüpiter’in manyetik alanının oluşumuna neden olan metalik hidrojen tabakasının dönme hızını yansıttığı varsayılarak, gezegenin kendi etrafındaki dönüş hızını atmosfer hareketlerinden bağımsız olarak saptamak mümkün olmuştur.

Van Allen kuşaklarında toplanan yüklü parçacıkların çoğunluğu Jüpiter atmosferinden koparak manyetik alana kapılan gazlardan kaynaklanır, ve büyük ölçüde iyonize hidrojen atomlarından salınan serbest elektron ve protonların yanı sıra, helyum, oksijen ve kükürt iyonlarına da rastlanır. Çok yüksek hızlara ulaşan bu iyonların oluşturduğu plazmanın ısısı 300-400 milyon K olarak ölçülmüştür. Bu, Güneş’in merkezi de dahil olmak üzere Güneş sisteminin (Güneş taçküresi dışında) bilinen herhangi bir noktasından çok daha yüksek bir sıcaklıktır. Aynı zamanda Jüpiter manyetosferi, hacim açısından Güneş sisteminin en büyük oluşumu olarak kabul edilmelidir.

Yüklü parçacıklar Jüpiter’in manyetik kutuplarındaki açık manyetik çizgiler boyunca ilerleyerek atmosferin yüksek tabakalarında kutup ışıklarının ortaya çıkmasına neden olurlar.

Jüpiter’in birçok uydusu manyetosferin içinde kalan yörüngelere sahiptir. Büyük uydulardan gezegene en yakın olan İo, Jüpiter ile uydu arasında kesintisiz süren bir elektrik akımının etkisi altındadır. Uydu yüzeyinden iyonize atomları kopararak İo ve Jüpiter’i iki yönden birbirine bağlayan ve İo Plazma Torus’u adı verilen bir sıcak plazma halkası oluşturan bu akımın, 1000 gigawatt değerini bulduğu sanılır. Jüpiter’i çevreleyen 1 milyon km. yarıçapındaki alan, çok yoğun ışınımların varlığı nedeniyle uzay sondalarının bu alandan geçtikleri sıradaki etkinliklerini önemli ölçüde kısıtlamıştır, ve ileride yapılabilecek insanlı araştırmalar için önemli sakıncalar yaratabilecek durumdadır.


Uydular

Jüpiter’in 63 doğal uydusu bilinmektedir. Galileo Galilei 1610 yılında kendi yaptığı basit teleskopla Jüpiter’in en büyük 4 uydusu İo, Europa, Ganymede, ve Callisto’yu keşfederek ilk kez Yerküreden başka bir gezegene ait uyduların varlığını göstermiştir. Bu uydular sonradan Galilei uyduları olarak adlandırılmıştır. 1970′lere kadar bilinen uydu sayısı 13 iken, Jüpiter’i ziyaret eden Voyager uzay araçları 3 yeni uydunun bulunmasına yardımcı olmuş, 2000 yılından bu yana yeryüzünden yapılan sistematik araştırmalarla, bu sayı kısa sürede artmıştır. Jüpiter’in doğal uyduları makalesinde uydular hakkında ayrıntılı bilgi yer almaktadır.


Jüpiter araştırmalarının tarihçesi

  • Eski çağlardan günümüze ulaşan kaynaklarda Jüpiter, Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, ve Satürn ile birlikte görünür hareketlerinin diğer yıldızlardan farklılığıyla tanınan 7 gökcisminden biri olarak gösterilir. Bu yönüyle, antik gökbilim için olduğu kadar astroloji açısından da önem taşıyan gezegen, birçok dilde haftanın yedi gününe adını veren varlıklardan biri olarak, tarihöncesinden günümüze insan kültüründe yerini korumuştur.
  • Jüpiter’in yalnızca parlak bir yıldız değil, üzerinde değişik koyulukta kuşakların seçilebildiği dairesel görünümde bir cisim olduğunu ilk farkeden 1610 yılında Galileo Galilei oldu. Galilei aynı zamanda Jüpiter’in en büyük dört uydusunu keşfetti ve Dünya dışındaki bir gezegenin kendi etrafında dönen uyduları olabileceğinin bu ilk kanıtını, Kopernik’in o güne dek yaygın kabul görmeyen güneşmerkezli teorisini desteklemek için kullandı.
  • 1664′te İngiliz bilim adamı Robert Hooke, ( ya da bazı kaynaklara göre Fransız-İtalyan bilim adamı Giovanni Domenico Cassini) Büyük Kırmızı Leke’yi ilk kez gözledi.
  • 1676′da Danimarkalı gökbilimci Ole Christensen Romer, Jüpiter’in uydularının örtülme ve tutulma zamanlarındaki oynamaların gezegenin Yer’den uzaklığıyla ilişkisini ölçerek ilk kez ışık hızını %25 yanılma payı ile hesapladı. Ölçüm araçlarının gelişmesinin katkısıyla, Romer’in bulduğu bu yöntem, 19. yüzyıl başında ışık hızının %1′den daha az hata ile hesaplanmasına olanak tanıdı.
  • 1690′da Cassini, Jüpiter’in kendi etrafında dönüş süresinin kutuplarda ve ekvatorda farklı olduğunu ilk kez gözlemledi.
  • 1932′de Alman gökbilimci Rupert Wildt tayfölçümsel gözlemlere dayanarak Jüpiter atmosferinde metan ve amonyak bulunduğunu saptadı, bunun ancak çok büyük miktarlarda hidrojen varlığı ile açıklanabileceğini bildirdi. Wildt, 1934′te gezegenin kütle ve yoğunluk verilerinden yola çıkarak Jüpiter’in iç yapısının ve atmosferinin bileşimini bugün kabul edilene benzer şekilde hesapladı.
  • Hidrojen varlığının kanıtlanması ancak 1960′larda kızılötesi tayfölçüm tekniklerinin gelişmesi ile gerçekleşti. Tayfölçümsel yöntemlerle varlığı ortaya çıkarılması çok güç olan helyum ise ancak 1970′lerde uzay sondalarının hidrojen-helyum atomları arasındaki etkileşimleri ölçmeleri ile gösterilebildi.
  • 1955 yılında Burke ve Franklin, Jüpiter’den yayılan yüksek miktardaki radyo ışınımını rastlantısal olarak saptadılar. Bu buluş, Jüpiter’in çok güçlü magnetosferinin keşfedilmesine yol açtı.


Pioneer 10 ve 11 uzay araçları

Kasım-Aralık 1973′te Pioneer 10, Kasım-Aralık 1974′te Pioneer 11 adlı uzay sondaları Jüpiter’in yakınından geçerek gezegenin ilk yakından gözlemini gerçekleştirdiler. Sırasıyla 1972 ve 1973 yıllarında fırlatılan birbirinin aynı bu iki araç, sınırlı teknik donanıma sahip olmalarına karşın daha sonra gerçekleştirilen uçuşların planlanması için yaşamsal önem taşıyan bilgiler topladılar.

  • Jüpiter’in boyutları ve çekim gücü duyarlı biçimde ölçülerek yoğunluğunun ve kütlesinin daha büyük kesinlikle hesaplanmasına olanak sağlandı.
  • Gezegenin çekim alanının çok düzenli olduğu görüldü, buna dayanarak Jüpiter’in büyük ölçüde akışkan bir yapıya sahip olduğu görüşü güç kazandı.
  • Uyduların boyutları ve fiziksel özellikleri hakkında edinilen yeni bilgilerle Jüpiter sisteminin oluşumu ve evrimi üzerine yeni bakış açıları oluşturuldu.
  • Manyetosfer ile ilgili çok sayıda ölçüm yapıldı.
  • Jüpiter’in gezegenlerarası alana yüksek enerjili elektron ve düşük enerjili protonlar yaydığı saptandı ve böylece bilinen kozmik ışınım kaynaklarına yeni bir tanesi eklenmiş oldu.
  • Gezegenin birçok fotoğrafı çekildi, kızılötesi ve morötesi alanda incelemelerle atmosferin bileşimi ve meteorolojik özellikleri hakkında yeni bilgiler edinildi. Yeryüzünden gözlenemeyen kutup bölgelerinin görüntüleri elde edildi.
  • Büyük Kırmızı Leke’ye benzer, daha küçük boyutta lekeler saptandı, bu oluşumların meteorolojik olaylar olabileceği düşüncesi sağlamlaştı.
  • Beta Scorpio yıldızının radyo ışınımının Jüpiter’in atmosferi tarafından örtülmesi incelenerek atmosferin değişik yükseltilerindeki sıcaklıklar ölçüldü.


Voyager 1 ve 2 uzay araçları

1977 yılında fırlatılan ve birbirinin aynı olan Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçları sırasıyla Ocak-Mart 1979 ve Haziran-Temmuz 1979 tarihlerinde Jüpiter’in yakınından geçerek gözlemlerde bulundular.

  • Voyager 1, Jüpiter’in de Satürn‘ün halkalarına benzer bir halka sistemi bulunduğunu saptadı.
  • Jüpiter’in 3 yeni uydusu, Adrastea, Metis, ve Thebe keşfedildi.
  • Gezegenin ve uydularının çok sayıda yüksek çözünürlüklü görüntüsü elde edildi. Uyduların ayrıntılı yüzey fotoğrafları yardımıyla, iç yapıları hakkında değerli ipuçları sağlayan jeolojik özellikleri öğrenildi.
  • İo üzerinde volkanik aktivite gözlendi. Jüpiter manyetosferinin dış kesimlerine kadar uzanan alanda İo’dan kaynaklandığı sanılan kükürt, oksijen, ve sodyum izlerine rastlandı. Aynı elementlere ait iyonların İo yörüngesi içinde ışık hızının %10′una varan hızlara ulaşarak bir sıcak plazma alanı oluşturduğu saptandı. Pioneer uzay araçlarının gözlemleri ile çelişen bu bulgular iç manyetosferin değişken bir yapısı olduğu izlenimini oluşturdu.
  • İo’dan Jüpiter’e ulaşan akı hattının 5 milyon amper düzeyinde bir elektrik akımı taşıdığı saptandı.
  • Voyager 2′nin Satürn’e doğru yolculuğu sırasında Jüpiter manyetosferinin Satürn yörüngesine dek uzanan kuyruğu kanıtlandı.
  • Jüpiter atmosferinde yıldırımlara neden olan yoğun elektrik boşalmaları saptandı.
  • Bulut hareketleri izlendi, atmosfer akımlarının önceden bilinmeyen ayrıntıları saptandı, Büyük Kırmızı Leke’nin altı günlük bir devirle saat yönünün tersinde döndüğü görüldü.
  • Kutup ışıkları gözlendi.
  • Atmosferin üst kesimlerindeki helyum oranı ölçüldü, Güneş ve gezegenleri oluşturan ilksel Güneş Bulutsusu’nun bileşimi hakkında ipuçları sağlandı.


Ulysses uzay aracı

Güneş çevresinde kutupsal bir yörüngeye oturtulmak üzere 1990 yılında fırlatılan Ulysses uzay aracı, bu yörüngenin gerektirdiği ivmeyi kazanması amacıyla Jüpiter’in yakınından geçerek gezegenin çekim gücünden yaralanabileceği bir yol izledi. 8 Şubat 1992′de Jüpiter’in 450.000 km. kadar yakınından geçen araç, bu fırsatı değerlendirerek 2-14 Şubat tarihlerini kapsayan dönemde Jüpiter’in manyetosferi üzerinde yoğunlaşan gözlemlerde bulundu. İo Plazma Torus’u içinden geçerek ölçümler yaptı, manyetosferin çeşitli bölgelerinde manyetik alan, değişik frekanslarda ışınımlar, yüksek enerjili parçacıklar, ve plazma bileşenlerini hedef alan çok sayıda gözlem yaptı. Jüpiter yakın geçişi sonrasında kazandığı kutupsal yörüngesi sayesinde, Jüpiter manyetosferinin tutulum düzlemi dışındaki daha önce araştırılmamış bölgelerinde de gözlem yapma olanağını sağladı.

Ulysses, Kasım 2003-Nisan 2004 arasında ikinci kez Jüpiter’in yakınından geçti.


Galileo programı

1989 yılında fırlatılan Galileo uzay aracı, bir yörünge aracı ve bir atmosferik sonda olmak üzere iki ayrı birimden oluşmakta idi.

  • Galileo’nun Jüpiter ile ilgili görevi planlanandan önce başladı. Temmuz 1994′te, gezegene ulaşmasından 18 ay önce, Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızının Jüpiter’e çarpmasını yeryüzünden yapılan gözlemlere oranla daha elverişli açılardan görüntüledi.
  • Jüpiter’e yaklaşırken uzay aracından ayrılan atmosferik sonda 7 Aralık 1995′te gezegen atmosferine daldı, bir paraşüt yardımıyla yavaşlayarak, atmosferin derinliklerinde yüksek basınç ve ısı nedeniyle tahrip olmadan önce 58 dakika süreyle veri topladı ve yeryüzüne gönderdi. Ölçümler, atmosferin beklenenden çok daha kuru olduğu izlenimini verdi, ancak sonradan sondanın giriş noktasının alçalan kuru ve soğuk hava akımlarına denk gelen bir atmosfer bölgesinde olduğu görüşü ağırlık kazandı. Sonda, beklenen değerlerin beşte biri kadar su buharı, beklenenin yarısı kadar helyum ve metan düzeyleri gözledi. Yer atmosferinde gözlenenden 10 kat fazla yıldırım etkinliği saptandı.
  • Galileo yörünge aracı, 7 Aralık 1995′te Jüpiter çevresinde yörüngeye girdi ve görevini tamamladığı 2003 yılına dek 35 tur tamamladı, İo, Europa, Ganymede, Callisto, ve Amalthea ile ilgili gözlemleri gerçekleştirdiği 34 yakın geçiş yaptı. Uyduların yüzey şekilleri ve iç yapıları ile ilgili geniş bilgi edinilmesini sağladı.
  • Jüpiter halkalarının oluşumunda kozmik çarpışmalar sonucunda iç uydulardan kopan maddelerin katkısı anlaşıldı.
  • Jüpiter manyetosferinin kendine özgü pek çok özelliği ortaya çıkarıldı.
  • 21 Eylül 2003′te uzatılmış görevini tamamlayan Galileo, yaşam barındırma olasılığı bulunan uydulara zarar vermemesi için, Jüpiter üzerine düşürülerek parçalandı.


Cassini-Huygens programı

Satürn ve sisteminin araştırılması amacıyla 1997 yılında fırlatılan Cassini-Huygens uzay aracı, Jüpiter’in çekim gücünden yararlanarak yolculuğun hızlandırılabilmesi için bu gezegenin yakınından geçen bir rota izledi. 30 Aralık 2000 tarihinde Jüpiter yakın geçişini gerçekleştiren sonda, bu tarihin öncesi ve sonrasını kapsayan birkaç aylık süre içinde bilimsel aygıtlarını Jüpiter hakkında veri toplamak için çalıştırdı.

  • Jüpiter’in bugüne dek elde edilen en yüksek çözünürlüklü görüntüleri kaydedildi.
  • Jüpiter’in atmosferinde koyu renkli görünümü ile ayırdedilen kuşakların, alçalan gaz kütlelerinin oluşturduğu siklon alanları olduğu yönündeki yerleşmiş görüşü sarsan bulgular elde etti. Ayrıntılı görüntülerde, bu koyu kuşaklarda herbiri yükselen gaz kütleleri içeren açık renkli bulut kümelerinden oluşmuş çok sayıda küçük fırtına hücresinin bulunduğu ve net gaz hareketinin koyu kuşaklarda da yukarı doğru olduğu ortaya çıktı.
  • Jüpiter halkalarının neden olduğu ışık saçılmasının ölçümü, halkaların düzensiz ve köşeli parçacıklardan oluştuğunu ortaya koydu.


Chandra X-ışını gözlem uydusu ve Hubble uzay teleskopu

1999 yılında fırlatılarak Dünya etrafındaki yörüngesine oturtulan Chandra uydusu, X-ışını dalga boyunda yaptığı gözlemlerde, Jüpiter’in kutup bölgelerinde gözlenen dünyadakinden 1000 kat daha güçlü kutup ışıklarının elektronlarını kaybetmiş yüksek enerjili oksijen ve benzeri iyonların atmosfer ile etkileşimi sonucunda ortaya çıktığını belirledi. Eşzamanlı olarak Hubble uzay teleskopundan alınan görüntülerde hidrojen iyonlarında artışa rastlanmaması, bu parçacıkların Güneş kaynaklı olamayacağını ortaya koydu. Böylece Jüpiter’de gözlenen kutup ışıklarının Yer atmosferindekinden farklı bir mekanizma ile oluştuğu ve büyük olasılıkla İo’dan kopan atomların Jüpiter manyetosferinde hızlanarak atmosfere çarpmalarının sonucu oldukları varsayımı güçlendi.


Tasarı aşamasındaki araştırmalar

  • Plüton ve uydusu Charon’u incelemek üzere NASA tarafından Ocak 2006′da fırlatılması planlanan ve hız kazanması için Jüpiter’in yakınından geçen bir rota izlemesi öngörülen New Horizons uzay sondası, Şubat-Mart 2007′de Jüpiter ile ilgili gözlemler yapabilecektir.
  • NASA tarafından geliştirilmekte olan Prometheus programının ilk aşaması JIMO (Jupiter Icy Moons Orbiter-Jüpiter Buz Uyduları Yörünge Aracı), Nükleer-Elektrik İtme Gücü ile hareket eden bir uzay sondası ile Jüpiter’in Galilei uyduları’nın ayrıntılı incelenmesini olanaklı kılacaktır. Bu projenin en erken fırlatma tarihi olarak 2015 yılı önerilmektedir.


Gözlem koşulları

Bir dış gezegen olan Jüpiter, güneş çevresinde 12 yıllık dolanma süresi ile 13 ay süren kavuşum devrine sahiptir ve her yıl bir burçtan diğerine geçer. Venüs’ten sonra gökyüzünde izlenebilen en parlak gezegendir. Seyrek olarak, kısa dönemler için Mars parlaklıkta Jüpiter’i geçebilir.
Kavuşum dönemini kapsayan 1-2 aylık dönem dışında yıl boyunca rahatlıkla çıplak gözle izlenir. Yılın büyük bir bölümünde, en parlak yıldız olan Sirius’un -1,5 düzeyindeki parlaklığını aşar ve en uygun karşı konum koşullarında -2,7 gibi bir parlaklığa ulaşır. Bu yönleriyle amatör gözlem için Venüs ve Mars’tan daha elverişlidir. Karşı konumda 50 saniyeye yaklaşan görünür çapı ile insan gözünün 1 dakika olan ayırma gücünün sınırına çok yaklaşır ve küçük büyütmeli bir dürbünle gezegenin diski seçilebilir. Amatör bir teleskopla Jüpiter’in kuşakları, Büyük Kırmızı Leke ve gezegenin kendi etrafında dönüşü, Galilei uyduları ve gezegen etrafındaki hareketleri izlenebilir.


Güneş Sistemi’nde Jüpiter’in özel yeri

Bazı özellikleri, Jüpiter’i eşşiz kılmaktadır:

  • Jüpiter, Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olmakla kalmaz, kütlesi tek başına diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5 katına ulaşır.
  • Kendi etrafında dönüş süresi en kısa olan gezegendir.
  • En güçlü manyetik alana ve en büyük manyetosfere sahip gezegendir.
  • Büyüklük ve çeşitlilik açısından en zengin uydu sistemine sahip gezegendir. Güneş Sistemi’nin en büyük gezegen uydusu Ganymede, Jüpiter etrafında dönmektedir.


Kaynaklar

NASA Solar System Exploration

The Nine Planets

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Gittikçe ağırlık azalır.; Honda NSR125

Honda NSR125, Japon otomobil ve motosiklet üreticisi Honda tarafından 1997 yılından itibaren üretilmiş spor motosiklet. İki zamanlı 125cc’lik motoru ile giriş seviyesi spor motosiklet pazarında yer almıştır.


Genel Bilgiler


Motor ve Aktarma

Hacim: 124.00 cm3
Motor Tipi: Tek silindir, 2 zamanlı<llll

Güç: 15.00 HP (10.9 kW)) @ 9500 RPM
Tork: 11.70 Nm (1.2 kgf-m) @ 7000 RPM
Bore x stroke: 54.0 x 54.5 mm
Vites kutusu: 6 ileri
Son aktarma: Zincir
Son hız: 120 km/saat


Boyutlar

Kuru ağırlık: 132.0 kg
Sele yüksekliği: 800 mm
Uzunluk: 2,075 mm
Genişlik: 670 mm


Şasi

Ön tekerlek: 100/80-17
Arka tekerlek: 130/70-17
Ön frenler: Tek disk
Arka frenler: Tek disk


Diğer

Ağırlık/Güç oranı: 0.1136 HP/kg
Yakıt deposu: 13.00 litre
Bikez.com Honda NSR125 Sayfası


Kaynakça

  • Honda motosiklet modelleri listesi

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 18, 2008

Bir poz ölçüm; Nokta

Nokta, bir noktalama işaretidir.

1. Cümlenin sonuna konur:

Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu.
(Reşat Nuri Güntekin)

2. Bazı kısaltmaların sonuna konur:

Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce).

3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur:

3. (üçüncü), 15. (on beşinci);
II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl;
2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent.

4. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

I. 1. A. a.
II. 2. B. b.

5. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:

29.5.1453, 29.X.1923
Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir.Bu durumda ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453

6. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:

Tren 09.15′te kalktı.
Toplantı 13.00’te başladı.
Tören 17.30′da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır.
(Tarık Buğra)

7. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:

Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

8. Beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur:

326.197, 49.750.812, 28.434.250.310.500

9. Matematikte nokta çarpma işareti yerine kullanılır:

4.5=20

10. Jeodezide nokta arazi ölçüm çalışmalarında; araziye yerleştirilen hem koordinatları (x.y:z) ölçülen hem de koordinat ölçüsünde kullanılan sabitleri (beton blok, metal boru ya da çivi, ahşap kzık vb. gibi) veya ölçüsü yapılacak detayı belirleyen işarettir.


Kaynaklar

  • Yazım Kuralları, Türk Dil Kurumu
  • Temel Yazım Kılavuzu

egemenlik kayıtsız şartsız rusyanındır(saddamın arkadaşı)(kedi bilio)

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Uygulanan kütle; Korona işlemi

Korona, flekso baskı da baskı mürekkeplerinin ve diğer kaplama maddelerinin sentetik ve metal yüzeylere tutunmasını sağlamak amacıyla yüzeye elekton bombandımanı uygulama tekniğidir.
Bu teknik yüzeye uygulanan maddelerin ( mürekkep, lak, yapıştırıcı) tutunması açısından çok önemlidir. Baskı öncesinde mutlaka baskı yüzeyine korona uygulanmalıdır.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 17, 2008

Ağırlık bir cisme uygulanan; Protokol

Protokulün anlamları;

  • Bilgisayar ağ teknolojisinde: Ağ protokolü
  • Bir toplantı, oturum, soruşturma sonunda imzalanan belge
  • Diplomatlar arasında yapılan anlaşma tutanağı
  • Diplomatlıkta, devletler arasındaki ilişkilerde geçen yazışmalarda, resmî törenlerde, devlet başkanları ile onların temsilcileri arasındaki görüşmelerde uygulanan kurallar
  • En az iki taraf arasında yapılan ön sözleşme.
  • Internet Protokol

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

July 16, 2008

Büyük bir daire ile; Gatling

Birden çok namlunun dairesel hareketlerle silah çalışması prensipi.
3 namlulu bir sistemde namlu birinci 3 e bolünmüş bir dairesel hareket;
1. sekmede doldurulur
2. sekmede fişek ateşlenir
3. sekmede ise boş kovan atılır
böylece namlu ısınması ve tutukluk diye bir problem olmayacaktır.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Ağırlık=kütle*kütle çekim Kütlesi 1; Kütle

Kütle, bir cisimdeki özdek niceliklerin ölçüsüdür. Aynı zamanda cismin hareket etmeye karşı gösterdiği direnç olarak da adlandırılabilir. Kütle her yerde aynı değere sahiptir.

Kütlenin SI birim dizgesindeki birimi kilogramdır. Bu kg. olarak kısaltılır. Kullanılan diğer birimler gram, tondur. Eski SI birim sisteminde kuvvet ölçütü olarak pond (veyâ kilopond, kp) de kullanılırdı. Görelilik teorisine göre duran kütle m ile enerji E arasında E = mc² bağlantısı olduğundan enerji birimi olan elektronVolt (eV) da kütle için kullanılabilir. Özellikle kütle ve enerjinin birbirine dönüşebildiği parçacık fiziğinde eV sık kullanılmaktadır. (yaklaşık 1 eV=1.783 × 10-36 kg).


Kütle Nasıl Ölçülür?

1- KATILAR

Tartı Yöntemi ile ölçülür.

2- SIVILAR

Brüt - Dara = Net

  • Dara: Sıvının konulduğu kabın ağırlığı
  • Brüt: Sıvının ve daranın toplam ağırlığı
  • Net: Sadece sıvının ağırlığı


Dış bağlantılar

  • www.birimler.com

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

Ağırlığı Paris’te 9; Shadow 600

İlk Körfez Savaşı süresince başarıyla kullanılan Pioneer taktik İHA’sı üzerinden yola çıkılarak ve bu İHA’nın eksiklerini askeri personelin görüşleri doğrultusunda geliştirerek tasarlanan Shadow 600, Shadow ailesinin en güçlü üyesi olarak karşımıza çıkıyor. ISO 9001 standartlarında üretilen, ana yapısını grafit / epoksi ve karbon - grafit kompozit malzemelerin oluşturduğu Shadow 600, her türlü muharebe şartında en zorlu şartlarda görev yapabilecek niteliklere sahip. EO / IR kameranın yanısıra kötü hava koşullarında dahi istihbarat elde etmeye devam etmesini sağlayacak olan SAR ise üzerinde taşıdığı faydalı yükler arasında.MSI Aylık Savunma Teknolojileri Dergisi, sayı: 2007 - 021, sy.36


Ayrıca Bakınız

  • Shadow 200
  • Shadow 400


Kaynaklar

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

3.70 N Venüs’te 8.87; Kaptan Venüs (çizgi roman)

Kaptan Venüs, Ali Recan tarafından 1978 yılında (o dönemin sosyo-kültürel özelliklerini taşıyarak) yaratılmıştır.

Uzay çağında geçen macera, korku ve bilimkurgu yayınıydı. Kaptan Venüs sarışın son derece seksi bir kadındı. Tüm hikayelerinde de vucuduna yapışık kırmızı bir elbise giyer, bazen de yarıçıplak olurdu.

Kaptan Venüs’te erotizme gerektiği kadar, üstelik çoğu kez seviyeli bir şekilde yer verilmiştir. Örneğin ilk macera olan Uzayda Kaybolan Kadının girişindeki bölüm ya da yine aynı sayının 13. sayfasındaki kareler oldukça estetik bir anlayışla tasarlanmıştır.

Filed under Uncategorized by admin

Permalink Print Comment

23.30 N Satürn’de 9.2; Satürn (gezegen)

Satürn

Yörünge Özellikleri
Yarı büyük eksen 1.426.725.400 km.
9,537 A.Ü.
Günberi 1.349.467.000 km.
9,021 A.Ü.
Günöte 1.503.983.000 km.
10,054 A.Ü.
Yörünge dışmerkezliği 0,054
Yörünge eğikliği 2,48o
Dolanma süresi 10.755,7 gün
29,4 yıl
Kavuşum süresi 378,09 gün
Yörünge hızı
ortalama
9,69 km/saniye
Gözlem Özellikleri
Yer’e en yakın konumda
Yer’e Uzaklık 1.195.500.000 km.
8 A.Ü.
Görünür çap 20,1 ark saniye
Görünür parlaklık -0,3
Yer’e en uzak konumda
Yer’e Uzaklık 1.658.500.000 km.
11,08 A.Ü.
Görünür çap 14,5 ark saniye
Görünür parlaklık 1,2
Fiziksel Özellikler
Ekvator çapı
(1 bar düzeyinde)
120.536 km.
(9,44 x Yer)
Kutupsal çap
(1 bar düzeyinde)
108.728 km.
Basıklık 0,097
Hacim 689 x Yer
Kütle 95 x Yer
Yoğunluk 0,69 g/cm3
Eksen eğikliği 26,73o
Dönme süresi 10 sa. 39 dk. 22 s.
Ekvatorda yerçekimi
(1 bar düzeyinde)
8,96 m/s2
(0,91 x Yer)
Ekvatorda kurtulma hızı
(1 bar düzeyinde)
35,5 km/saniye
(3,17 x Yer)
Beyazlık
(albedo)
0,47
Etkin sıcaklık 95 K

Satürn Güneş sisteminin güneşten uzaklık sırasına göre 6. gezegenidir. Türkçesi Sekendizdir.
Büyüklük açısından Jüpiter’den sonra ikinci sırada gelir. Adını Roma tarım tanrısı Saturnus’tan alır. Arapça kökenli Zühal adı Türkçe’de giderek daha az kullanılmaktadır. Sekendiz olarak da bilinir. Çıplak gözle izlenebilen 5 gezegenden biri (diğerleri, Merkür, Venüs, Mars, ve Jüpiter) olarak eski çağlardan beri insanoğlunun dikkatini çekmiştir. Büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşmakta ve gaz devleri sınıfına girmektedir.


Fiziksel özellikler

Satürn, tüm gezegenler arasında yoğunluğu en düşük olanıdır. Su yoğunluğu ile karşılaştırıldığında 0.69 olan bu değer, Yerküre’nin yoğunluğunun % 12’si kadardır. Düşük yoğunluk, gezegenin akışkan yapısı ve kendi çevresindeki dönüş hızının yüksekliği ile birleşerek, Satürn’e ekvatorda geniş, kutuplarda basık elipsoid görüntüsünü vermektedir. Beyazlık derecesi (albedo) 0.47 olan gezegen, böylece yüzeyine düşen güneş ışığının yarıya yakınını görünür tayfta yansıtmaktadır. Ancak kızılötesi alandaki ışınım ölçüldüğünde, Satürn’ün Güneş’ten aldığı enerjinin 3 kat fazlasını dışarı yaydığı görülür. Bu nedenle gezegen, Güneş’e olan uzaklığına göre hesaplanan 71K’ den (-202°C) çok daha yüksek bir etkin sıcaklığa sahiptir ve 95K (-178°C) sıcaklığında bir kara cisim gibi ışır. Satürn’ün kendi içinde yarattığı bu enerji fazlası, gezegenin yerçekiminin etkisi ile yavaşca kendisi üzerine çökerek küçülmesi sırasında dönüştürülen potansiyel enerji ile açıklanmaktadır. Kelvin-Helmholtz mekanizması olarak adlandırılan ve daha sınırlı ölçüde Jüpiter’de de gözlenen bu olgu Satürn’ün yarattığı ısıl enerji fazlasını tek başına açıklamaya yeterli değildir. Ek bir mekanizma olarak, gezegenin yüzeye yakın katmanlarında hidrojen ile karışım halinde bulunan helyumun ağırlığı nedeniyle merkeze doğru süzülerek göç etmesi sırasında potansiyel enerjisinin bir kısmını açığa çıkarması önerilmektedir.


İç yapı

Gaz devleri, içerdikleri elementlerin oranlarına göre iki alt gruba ayrılırlar. Uranüs ve Neptün ‘buz’ ve ‘kaya’ oranı daha yüksek Uranian gezegenler grubundadır. Satürn ise Jüpiter ile birlikte, adını yine Jüpiter’den alan Jovian gezegenler grubu içindedir. Jovian gezegenlerin kabaca Güneş’i ve benzer yıldızları oluşturan maddeleri bu yıldızlardakine yakın oranlarda içerdiği düşünülür. 20. yüzyıl başlarından itibaren, gezegenlerin çap, kütle, yoğunluk, kendi etrafında dönme hızları, uydularının davranışları gibi verilerden yola çıkılarak iç yapıları hakkında ortaya atılan görüşler, daha sonra tayfölçümsel çalışmalarla ve son otuz yıl içinde gerçekleştirilen birçok uzay aracı araştırması ile zenginleştirilmiş ve günümüzde oldukça tatminkar modeller geliştirilmiştir.

Bu bilgiler çerçevesinde, Güneş sisteminin ilksel bileşenlerine paralel biçimde Satürn’ün kütlesinin büyük kısmını hidrojen ve helyumun oluşturduğu varsayılır. Hidrojen/Helyum kütle oranı 75/25 civarındadır. Daha ağır elementlerin Güneş Bulutsusu içindeki toplam payı %1 iken, hafif bir zenginleşme ile Satürn’de %3-5 arasında olabileceği hesaplanmaktadır. Bu yapı taşları özgül ağırlıklarına göre tabakalanmış durumdadır:

  • Satürn’ün merkezinde demir ve ağır metallerle birlikte bunları çevreleyen daha hafif elementlerin oluşturduğu bir ‘buz’ ve ‘kaya’ tabakasından oluşan bir çekirdek bulunur. Gezegenin ileri derecedeki basıklığının nedeni olarak büyük ve yoğun bir çekirdek varlığı gösterilmektedir. Bazı hesaplamalar, gözlenen basıklık oranını sağlayabilmek için çekirdeğin gezegen kütlesinin dörtte biri kadar büyük bir kısmını oluşturması gerektiği sonucuna ulaşmaktadır. Bu, 25 Yer kütlesine sahip ve yarıçapı 10.000 kilometreyi aşan bir kaya, buz ve metal kütlesi anlamına gelir ve Satürn’ün ağır elementler açısından tahmin edilenden daha da zengin olabileceğini gösterir. Satürn‘ün merkezinde sıcaklığın 12.000K, basıncın 10 megabar (10 milyon atmosfer) üzerinde olduğu tahmin edilir.
  • Çekirdeği çevreleyen alanda metalik hidrojenden oluşmuş manto tabakası yer alır. Hidrojen 3 ila 4 Mbar’dan daha yüksek basınçlarda devreye giren van der Waals kuvvetlerinin etkisi ile moleküler yapısını kaybederek metalik özellikler kazanır, ısıl ve elektriksel iletkenliği çok artar. Jüpiter’de olduğu kadar büyük olmayan bu katmanın, yaklaşık 20.000 km.lik bir kalınlıkla çekirdekten gezegen yarıçapının yarısı kadar bir uzaklığa yayıldığı sanılır.
  • En dışta, gezegenin hacminin %90′ını oluşturan en az 30.000 km. kalınlığında moleküler hidrojen(H2) tabakası bulunur. Gezegenin yüzeyine yaklaşıldıkça basınç, ısı ve yoğunluk düşer, hidrojen sıvıdan gaza dönüşür ve giderek atmosfer olarak adlandırılabilecek ortama geçilir.

Bu şemada helyumun konumu çok iyi aydınlatılabilmiş değildir. Satürn atmosfer ve dış tabakalarında helyum oranının beklenenden çok daha az olduğu gözlenmiştir. Buna, Jüpiter’e oranla daha soğuk olan gezegende, helyumun en dıştan başlayarak yoğunlaşıp bir süperakışkan şeklinde gezegenin içine doğru yağdığı ve gezegen yüzeyindeki oranının gittikçe düştüğü şeklinde bir açıklama getirilmiştir. Bu olasılığın geçerli olması durumunda helyumun sıvı hidrojen tabakaları içinden geçerek manto ve çekirdek arasında ayrı bir katman oluşturması beklenir. Bugün, metalik hidrojen katmanının da sıvı nitelikte olduğu görüşü yaygın olarak kabul edilmektedir. Katı fazdaki bir manto tabakasının Satürn’ün ürettiği büyük ısıyı dışarı iletemeyeceği ve bu aktarım için madde akımına (konveksiyon) olanak sağlayan sıvı bir ortamın gerekli olduğu düşünülmektedir. Konveksiyon akımlarının katmanlar arasında ne ölçüde madde alışverişine izin verdiği bilinmemektedir. Güçlü yerçekiminin ve akışkan yapının sonuçta ağır elementleri sürekli olarak merkeze doğru çökmeye zorlayacağı tahmin edilmekle birlikte, buz ve kaya oluşturan bileşiklerin tümünün çekirdeğe hapsolmuş durumda olmayabileceği, bir kısmının metalik ve moleküler hidrojen katmanlarında eriyik halinde ya da askıda bulunabileceği varsayılabilir.


Atmosfer

Gaz
Oran
Hidrojen
H2
<0.94
Helyum
He
<0.06
Metan
CH4
0.002
Su
H2O
0.001
Amonyak
NH3
0.0001
Etan
C2H6
5×10-6
Hidrojen sülfid
H2S
1×10-6
Hidrojen fosfür
PH3
1×10-6
Asetilen
C2H2
1×10-7

Satürn kalın ve karmaşık bir atmosfer tabakası ile çevrilidir. Atmosferin temel bileşeni, bir gaz devi gezegenden bekleneceği gibi, Güneş Bu